KUR’AN’A GÖRE HZ. PEYGAMBER ALEYHİSSELÂM’IN TEŞRΑ YETKİSİ VE SINIRLARI
Kur’an’a göre mutlak ve aslî Şâri‘ Allah’tır. Helâl ve haramın
nihai kaynağı O’dur. Allah, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ı Resûl ve Nebî olarak
görevlendirmiş; ona vahyi tebliğ etme, açıklama ve uygulamanın yanında emretme, yasaklama ve hükmetme
yetkisi de vermiştir.
Peygamber Aleyhisselâm’ın teşrî‘
yetkisinin kaynağı Allah’tır. Allah onu yetkilendirir; o da bu yetkiyle ümmete
dini açıklar, uygular, hüküm verir ve örnek olur. Kur’an’ın Peygamber
Aleyhisselâm’a itaati emretmesi de bu ilâhî yetkilendirmenin tabiî sonucudur.
RESÛL–NEBÎ BÜTÜNLÜĞÜ VE PEYGAMBERİN OTORİTESİ
Kur’an Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın
Resûl ve Nebî sıfatlarını aynı şahısta birleştirir. Bu iki sıfat, Peygamber
Aleyhisselâm’ın Kur’an’daki görev ve otoritesinin bütünlüğünü ortaya koyar.
A‘râf 157’de Peygamber Aleyhisselâm: الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْأُمِّيَّ — “Resûl, Ümmî Nebî” şeklinde tanıtılır ve hemen
ardından:
“Onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder; temiz
şeyleri onlara helâl, habis şeyleri haram kılar.” (A‘râf 7/157) buyrulur.
Bir sonraki âyette bu bütünlük daha da
açık biçimde ortaya konur:
“Allah’a ve O’nun Resûlü olan Ümmî Nebîye iman edin… ve
ona tâbi olun ki doğru yolu bulasınız.” (A‘râf 7/158)
Kur’an böylece Resûl–Nebî–Ümmî Muhammed
Aleyhisselâm’ı tek şahıs olarak tanıtır ve ona tâbi olmayı emreder. Emreden, yasaklayan, helâl ve haram
konusunda hüküm bildiren ve kendisine tâbi olunması emredilen aynı
Peygamberdir.
ALLAH MUTLAK ŞÂRİ‘DİR; PEYGAMBERİN TEŞRΑ YETKİSİNİN
KAYNAĞI ALLAH’TIR
Tahrîm sûresinin ilk âyeti bu yetkinin
kaynağını ve ilâhî denetimini açıkça gösterir:
“Ey Nebî! Eşlerinin hoşnutluğunu gözeterek Allah’ın sana
helâl kıldığı şeyi niçin kendine haram ediyorsun?” (Tahrîm 66/1)
Burada hitap doğrudan: يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ —
“Ey Nebî!” şeklindedir.
Böylece Peygamber Aleyhisselâm’ın tasarruflarının Allah’ın hükmü ve vahyin
denetimi altında bulunduğu açıkça görülür.
A‘râf 157 ile Tahrîm 1 birlikte
okunduğunda Kur’an’ın kurduğu esas berraklaşır:
Allah mutlak Şâri‘dir; Resûl–Nebî Muhammed Aleyhisselâm
ise Allah’ın verdiği yetkiyle emreder, yasaklar, helâl ve haram konusunda hüküm
bildirir.
RESÛLE İTAAT ALLAH’A İTAATTİR
Kur’an: “Allah’a itaat edin, Resûle
de itaat edin.” (Nisâ 4/59) buyurur.
Daha da açık biçimde: “Kim Resûle
itaat ederse muhakkak Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ 4/80) hükmünü verir.
Böylece Kur’an Resûle itaati doğrudan
Allah’a itaat saymaktadır. Resûlün otoritesini kuran ve ona itaati emreden
bizzat Allah’tır. Peygamber Aleyhisselâm’a itaat, Allah’ın emrine uymanın ve
Allah’a itaatin gereğidir.
PEYGAMBER ALEYHİSSELÂM HÜKÜM VERİR VE HÜKMÜNE İTAAT
EDİLİR
Kur’an, Peygamber Aleyhisselâm’ın hüküm
verme yetkisini de açıkça ortaya koyar:
“Rabbine yemin olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda
seni hakem kılmadıkça, sonra senin verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir
sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.”
(Nisâ 4/65)
Buradaki:مِمَّا
قَضَيْتَ — “senin verdiğin hüküm” ifadesi
doğrudan Peygamber Aleyhisselâm’ın hükmünü ifade eder ve bu hükme teslimiyet
imanla ilişkilendirilir.
Aynı şekilde: “Allah ve Resûlü bir
konuda hüküm verdiğinde hiçbir mümin erkek ve kadın için kendi işlerinde başka
bir tercih hakkı yoktur.” (Ahzâb 33/36)
“Resûl size ne verdiyse onu alın; sizi neden men ettiyse
ondan kaçının.” (Haşr 59/7) buyrulmaktadır.
Kur’an böylece Peygamber Aleyhisselâm’ı
tebliğ eden, açıklayan, uygulayan, emreden, yasaklayan, hüküm veren ve hükmüne
itaat edilen Resûl–Nebî olarak tanıtmaktadır.
RESULÜN EMRİNE MUHALEFETİN TEHLİKESİ VE NÛR 63. ÂYETİN
İLÂHÎ UYARISI
Kur’an, Hz. Peygamber Aleyhisselâm’ın
otoritesine itaatsizliği veya O’nun çağrısını ve emrini hafife almayı çok ağır
bir dille uyarmıştır. Nûr Suresi 63. âyet bu husustaki en kesin ölçüyü
koymaktadır:
“Resulün çağrısını aranızda, birinizin diğerini çağırması
gibi görmeyin. Aranızdan gizlice sıvışıp gidenleri Allah elbette bilir. Onun
emrine aykırı davrananlar başlarına ya bir belânın gelmesinden yahut can yakan
bir cezaya çarpılmaktan korksunlar!” (Nûr 24/63)
Bu âyet iki hususu kalkan gibi ortaya
koymaktadır:
- Birincisi: Peygamber
Aleyhisselâm’ın emri/çağrısı, sıradan bir insanın herhangi bir şahsî
ricası veya beşerî talimatı gibi görülemez.
- İkincisi: O’nun emrine
muhalefet etmek, dünyada bir fitneye/belâya, ahirette ise can yakan elem
verici bir azaba maruz kalma sebebi olarak zikredilmiştir.
Böylece Kur’an, Resûl’ün emir ve
yasaklarına itaati sadece ahlaki bir tavsiye değil, iman güvenliğinin ve
dünya-ahiret selametinin mutlak şartı olarak belirlemiştir.
ÜLÜ’L-EMRE İTAATİ EMREDEN ALLAH, RESÛLÜNE İTAATİ
EVLEVİYETLE EMREDER
Nisâ 59 bu konuda ayrıca çok güçlü bir
ölçü ortaya koymaktadır:
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Resûle itaat edin ve
sizden olan ülü’l-emre de…” (Nisâ 4/59)
Allah, vahiy almayan ülü’l-emre dahi
meşru çerçevede itaati emretmektedir. Toplumsal düzen ve meşru otorite
çerçevesinde ülü’l-emre itaat Kur’an’ın emridir.
Peygamber Aleyhisselâm ise Allah
tarafından seçilmiş Resûl–Nebîdir; vahiy alır, hüküm verir, üsve-i hasenedir ve
bütün söz ve fiilleri vahyin denetimi altındadır.
Bu sebeple Allah’ın vahiy almayan
ülü’l-emre dahi itaati emrettiği bir sistemde, Allah’ın seçtiği,
yetkilendirdiği, örnek gösterdiği ve vahyin denetimi altında tuttuğu
Resûl–Nebîye itaat evleviyetle gereklidir.
Âyetin grameri de bu hiyerarşiyi
desteklemektedir: أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا
الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ
أَطِيعُوا — “itaat edin” fiili Allah ve Resûl için ayrı ayrı
zikredilmiş, ülü’l-emr için ayrıca tekrarlanmamıştır. İhtilaf hâlinde de mesele
“Allah’a ve Resûle” götürülmektedir (Nisâ 4/59).
Böylece
Resûle itaat doğrudan ilâhî emre dayanır ve mümin için
dinî bir yükümlülük teşkil eder.
ÜSVE-İ
HASENE OLAN PEYGAMBERİN BÜTÜN SÖZ VE FİİLLERİ VAHYİN DENETİMİ ALTINDADIR
Kur’an
Hz. Peygamber Aleyhisselâm’ı müminler
Üsve olmak, yaşayarak örnek olmaktır.
Bu örneklik Peygamber Aleyhisselâm’ın sözlerini, fiillerini ve uygulamalarını
birlikte kapsar.
Kur’an, Peygamber Aleyhisselâm’ın her
söz ve fiilinin doğrudan vahiy olmasa da, onun BÜTÜN söz ve fiillerinin vahyin denetimi altında
bulunduğunu ortaya koymaktadır.
Cin sûresinin son âyetleri bu ilâhî
gözetimi açıkça ortaya koyar. Allah, gaybını razı olduğu Resûle bildirdiğini
belirttikten sonra:
“Onun önünden ve arkasından gözetleyiciler yerleştirir.
Rablerinin risaletlerini tebliğ ettiklerini ortaya koymak için… O, onların
yanında bulunanları kuşatmış ve her şeyi bir bir saymıştır.” (Cin 72/26–28)
buyurmaktadır.
Özellikle: وَأَحَاطَ
بِمَا لَدَيْهِمْ — “Onların yanında bulunanları
kuşatmıştır”ifadesi Allah’ın Resûller üzerindeki kuşatıcı ilim ve
gözetimini ifade etmektedir.
Kur’an bu denetimin fiilî örneklerini
de göstermektedir. Tahrîm 1’de Peygamber Aleyhisselâm’ın bir tasarrufu tashih
edilmiş; Tevbe 43’te:
“Allah seni affetsin! Niçin onlara izin verdin?” buyrulmuş;
Abese 1–10’da bir davranışı vahiy tarafından düzeltilmiştir.
Bütün bunların birlikte ortaya koyduğu
gerçek açıktır:
PEYGAMBER
ALEYHİSSELÂM’IN HER SÖZ VE FİİLİ DOĞRUDAN VAHİY OLMASA DA, BÜTÜN SÖZ VE
FİİLLERİ VAHYİN DENETİMİ ALTINDADIR.
Nitekim Cin sûresinde bu ilâhî gözetim şöyle
bildirilmektedir: “O, gaybı bilendir ve gaybını hiç kimseye aşikar etmez; ancak
risaletinden razı olduğu elçi müstesna. Çünkü O, bunun önünden ve arkasından
gözeticiler salar. Rablerinin risaletlerini tebliğ ettiklerini bilsin diye. O,
onların yanında bulunanları kuşatmış ve her şeyi bir bir saymıştır.” (Cin
72/26–28)
Peygamber Aleyhisselâm konuşur,
tercihte bulunur, içtihat eder ve uygular; Allah onu gözetir, gerektiğinde
vahiy ile tashih eder ve onun örnekliğini ilâhî denetim altında tutar. Böylece
ümmet, Allah’ın kendisine üsve-i hasene olarak gösterdiği Peygambere güvenle
tâbi olur.
İTAAT VE İTTİBÂ: FARZLARDAN NAFİLELERE PEYGAMBERE TÂBİ
OLMAK
Kur’an Peygamber Aleyhisselâm ile mümin
arasındaki ilişkiyi yalnız itaat kavramıyla değil, ittibâ — tâbi olma, izinden
gitme ve örnek alma kavramıyla da ifade eder.
Allah Teâlâ şöyle buyurur: “De ki:
Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve
günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Âl-i İmrân 3/31)
Hemen arkasından: “De ki: Allah’a ve
Resûle itaat edin.” (Âl-i İmrân 3/32) buyrulur.
Bu iki âyet birlikte okunduğunda itaat
ve ittibâın birbirini tamamlayan iki boyutu görülür. Peygamber Aleyhisselâm’ın
bağlayıcı emir ve yasaklarına itaat, dinî yükümlülüğü yerine getirmenin
gereğidir. Onun üsve-i hasene olarak ortaya koyduğu mendup ve nafile sünnetlere
ittibâ ise mümini daha ileri bir kulluk ve yakınlık derecesine taşır.
Nitekim Âl-i İmrân 31, Allah sevgisini
Peygamber Aleyhisselâm’a ittibâ ile ilişkilendirmektedir:
ALLAH’I SEVMEK → PEYGAMBER ALEYHİSSELÂM’A TÂBİ OLMAK →
ALLAH’IN SEVGİSİNE VE MAĞFİRETİNE ULAŞMAK.
Bu Kur’anî ölçü, Peygamber
Aleyhisselâm’ın bildirdiği meşhur hadis-i kudsîde daha da açıklık kazanır:
“Kulum bana, kendisine farz kıldığım şeylerden daha
sevimli hiçbir şeyle yaklaşamaz. Kulum nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder;
nihayet Ben onu severim…” (Buhârî, Rikāk, 38, no. 6502)
Böylece farzlarla nafileler arasında
Allah’a yakınlaşmanın dereceleri ortaya çıkar. Farzlar Allah’ın kesin emrini
yerine getirerek kulluğun temelini oluşturur; nafileler ise bu kulluğu
derinleştirir, Allah’ın yakınlığı artırır ve ilâhî sevgiye ulaştırır.
Peygamber Aleyhisselâm’ın sünneti
açısından da aynı bütünlük görülür:
Bağlayıcı sünnetlerine itaat edilir;
mendup ve nafile sünnetlerine ittibâ edilir ve onun güzel örnekliği hayatın
daha geniş alanlarına taşınır.
Böylece “itaat” ile “ittibâ” Peygamber
Aleyhisselâm’a bağlılığın birbirini tamamlayan boyutlarıdır. İtaat, bağlayıcı
hükmü yerine getirir; ittibâ ise onun örnekliğinin izinden giderek kulluğu
kemale ve Allah’ın sevgisine doğru taşır.
Bu çerçeve, Peygamber Aleyhisselâm’ın
bütün söz ve fiillerinin vahyin denetiminde bulunmasıyla da tam bir uyum
içindedir:
İlâhî denetimin kapsamı bütün söz ve
fiilleridir; ümmete yönelik hüküm ve bağlayıcılığın derecesi ise farz, vacip,
mendup ve mubah gibi hüküm kategorileri içinde belirlenir.
KUR’AN’IN ORTAYA KOYDUĞU BÜTÜNLÜK
Kur’an’ın çizdiği tablo böylece tek bir
bütün hâline gelir:
- Allah mutlak ve aslî
Şâri‘dir.
- Hz. Muhammed Aleyhisselâm
Allah’ın Resûlü ve Nebîsidir.
- Allah ona teşrî‘ yetkisi
vermiştir.
- O tebliğ eder, açıklar ve
uygular.
- Emreder ve yasaklar.
- Helâl ve haram konusunda
hüküm bildirir.
- İnsanlar arasındaki
ihtilaflarda hüküm verir.
- Allah ona itaati emreder ve
Resûle itaati kendisine itaat sayar.
·
Allah onu ümmete üsve-i
hasene olarak gösterir.
- Resûlün emrine ve çağrısına
muhalefet etmeyi yasaklar; ona itaatsizliğin dünyada bir fitneye/belâya,
ahirette ise can yakan bir azaba sebep olacağını bildirir.
- HER SÖZ VE FİİLİ DOĞRUDAN
VAHİY OLMASA DA BÜTÜN SÖZ VE FİİLLERİ VAHYİN DENETİMİ ALTINDADIR.
- Allah gerektiğinde onun
tercih ve uygulamalarını vahiy ile tashih eder.
- Bağlayıcı emirlerine itaat
edilir; mendup ve nafile sünnetlerine ittibâ edilerek onun güzel örnekliği
izlenir.
- Allah’a sevgi, Peygamber
Aleyhisselâm’a tâbi olmakla fiilen ortaya konur; bu ittibâ Allah’ın
sevgisi ve mağfiretiyle karşılık bulur.
- Müminler Allah’ın emri
gereğince Resûl–Nebî Muhammed Aleyhisselâm’a itaat eder, ona tâbi olur ve
onun güzel örnekliğini hayatlarına taşırlar.
SONUÇ OLARAK;
Kur’an’ın Peygamber Aleyhisselâm için
çizdiği konum son derece açıktır:
- Allah mutlak Şâri‘dir;
teşrî‘ yetkisinin kaynağı Allah’tır.
- Allah bu yetkiden
Resûl–Nebî Muhammed Aleyhisselâm’a vermiş; ona emretme, yasaklama,
hükmetme, açıklama ve uygulama görevi yüklemiş; ümmete de ona itaat ve
tâbi olmayı emretmiştir.
- Resûl–Nebî Muhammed
Aleyhisselâm aynı zamanda üsve-i hasenedir.
- HER SÖZ VE FİİLİ DOĞRUDAN
VAHİY OLMASA DA BÜTÜN SÖZ VE FİİLLERİ VAHYİN DENETİMİ ALTINDADIR.
- Allah’ın gerektiğinde onu
vahiy ile tashih etmesi bu denetimin Kur’an’daki fiilî göstergesidir.
- Allah, vahiy almayan
ülü’l-emre dahi meşru çerçevede itaati emretmiştir. Allah’ın seçtiği,
yetkilendirdiği, hüküm verme yetkisi verdiği, üsve-i hasene olarak
gösterdiği ve bütün söz ve fiillerini vahyin denetimi altında tuttuğu
Resûl–Nebî Muhammed Aleyhisselâm’a itaat ise evleviyetle gereklidir.
Kur’an ayrıca Peygamber Aleyhisselâm’a
tâbi olmayı Allah sevgisine ulaştıran yol olarak göstermektedir:
“Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tâbi olun ki Allah da sizi
sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet
edendir.” (Âl-i İmrân 3/31)
Böylece itaat ve ittibâ, Peygamber
Aleyhisselâm’ın sünnetinin farklı hüküm derecelerini de kuşatan bir bütünlük
oluşturur:
Bağlayıcı emir ve hükümlerine itaat
edilir; mendup ve nafile sünnetlerinde ona tâbi olunarak Allah’a yakınlık ve
O’nun sevgisi aranır.
Hasılı; bu hakikat, "Peygamberin 200 yıl sonra Şâfiî ile
keşfedildiği" şeklindeki sığ ve mesnetsiz algıyı tamamen boşa
çıkarmaktadır. İmam Şâfiî’nin yaptığı iş, yeni bir din ihdas etmek veya icat
etmek değil; sahâbe döneminden beri fiilen uygulanan ve Kur’ân’ın emrettiği "Resûle itaat"
prensibini ilmî bir usûl ve teori haline getirmekten (tanzim etmekten) ibarettir.
Allah Mutlak Şâri‘dir. Resûl–Nebî Muhammed Aleyhisselâm Allah’ın
verdiği teşrî‘ yetkisine sahiptir. Her söz ve fiili doğrudan vahiy olmasa da
bütün söz ve fiilleri vahyin denetimi altındadır. Allah Resûlüne itaat ve tâbi
olmayı emretmiş; Resûle itaati kendisine itaat, Resûle tâbi olmayı ise kendi
sevgisine ve mağfiretine ulaşmanın yolu kılmıştır.
Farzıyla, nafilesiyle; bütünüyle güzel örnek teşkil eden
söz ve fiilleriyle Hz. Muhammed Aleyhisselâm, Allah’ın insanlığa sunduğu en
mükemmel örnektir.
Yorumlar
Yorum Gönder